• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Üyelik Girişi
ANI ÖYKÜLERİM

HER SABAH AMERİKAN SÜTÜ

ESENÇAY 2010

Annem, her sabah okul çantama ortası dar, altı ve üstü geniş, elimiz yanmasın diye tutmak için sapı da olan alüminyum bir bardak koyardı. Büyücek bir bardaktı bu. Ve içine de birkaç küp şeker bırakırdı. Ayrıca ekmek, yeteri kadar. 

Tek katlı okulumuz, kuzeyden güneye uzayan ahşap bir binaydı. Alçacıktı ve mütevaziydi. Doğu tarafı da yine kavaklıktı. Ne oyunlar oynardık o kavak fidanlığı içinde...

***
Uzun servi kavakların gölgelediği okulumuz, bende hep sevimli bir serinlik duygusu bırakmıştı her nedense. Öğrencilik zamanlarımda da aynı duygulara sahip miydim bilmiyorum. Ama bugün, yani elli yıl sonrasından o okulumu hatırladığımda, hep o uzun servi kavakların gölgelediği sevimli mütevaziliği geliyor gözlerimin önüne.

İşte her sabah okulumuzu çevreleyen uzun servi kavakların hemen altlarına tek sıra dizilirdik tüm öğrenciler. Derse girmeden. Ders başlamadan.

Çantalarımızdan bardaklarımızı içinde çay kaşıklarıyla çıkarır, önümüze koyardık. Ortalığı bardaklarla kaşıkların izdivacının yarattığı bir şıngırtı kaplardı.

Hepimizin gözü, okulumuzun kuzey tarafında bulunan küçücük, alçak kulübeye çevrilirdi. Sütün pişirildiği kulübeye.

İşte o kulübeden, üzerinde sütün buharıyla büyücek bir kazan çıkardı iki hizmetlinin elinde. O zaman "hademe" denirdi. "Hizmetli" sözcüğü sonradan girmişti sanki lügatlerimize. "Hademe" sanki "aşağılayıcı"ydı da bu durum "hizmetli" sözcüğüyle giderilmeye çalışılmıştı.

Hizmetlilerden biri Hacı amcaydı. Bir diğerinin adı da Hüseyin diye kalmış aklımda. Hacı amca biz çocukların güldürü kaynağıydı adeta. Bize çocukça şakalar yapardı. Bile isteye yapardı bunu. Güldürmek için bizi. Mutlu etmek için. Sözleri komik gelirdi bize de. Çocuklar kendi aramızda Hacı amcanın demelerini söyler söyler gülerdik. Belki de bu neden onu hatırlayabiliyorum tüm canlılığıyla.

İşte bir tarafını Hacı amcamızın, diğer tarafını da da Hüseyin amcanın tuttuğu süt kazanı getirilir, sıranın en başından itibaren bardaklarımıza kepçeyle buharı üzerinde sıcacık süt doldurulurdu. Daha sütler bardaklara konmadan mis gibi kokusu burnumuza gelir, iştahımızı artırırdı. Muhtemelen sırf bu nedenle evden sabah kahvaltısı yapmadan geliyorduk belki de.

***
Bu hal ne kadar sürdü anımsamıyorum. Yani kaç yıl.

Bir şey daha var ki gözlerimin önünden gitmiyor. O da üzerinde tokalaşan iki elin bulunduğu süt tozu kutuları. Evet... Tokalaşan iki el. Ellerden birinin kol yeninde Türk Bayrağı, diğerinde de ABD bayrağı vardı. Süt tozları bize "Amerikan Marshall Yardımı" anlaşması gereğince verilmiş o zaman.


İçtiğimiz sütler bizim köyün ineklerinin sütü değildi elbette. Ya da Türk köylüsünün ineklerinden sağılan sütler. Yani içtiğimiz hakiki inek sütü değildi. Süt tozunda yapılma süttü. Ta ABD'den gelmiş "süt tozu sütü."

Neden peki?! 

O zaman ülkemizde süt kıtlığı mı vardı?!

1960'lı yılların ikinci yarılarında memlekette süt verecek inek mi yoktu?! 

Keçi ya da koyun?! 

*** 
Köyüme her gidişimde gözlerim hep birinci sınıfını okuduğum, uzun servi kavakların gölgelediği tek katlı, ahşap, sevimli okulu arar. İstisnasız her seferinde.

Birinci sınıfı bitirdiğimde yıkıldı o sevimli okul. Okulu sevimli kılan o uzun servi kavaklarla birlikte.

O okulumuz yaklaşık on dönümlük bir alandaydı. Yıkılmadan da eski okulumuzla bütünlük teşkil edecek yeni bir okul yapılamaz mıydı diye düşünürüm.

Biriktirmeyi beceremedik nedense. Batılı biriktiriyor. Yıkmıyor. İlave ediyor. Böylece devamlılık sağlıyor. Hem mekânda, hem hafızada. 

Çocukluğumun o yıllara ait hafızası silindi. Silinen kişisel tarihimdi. Benim gibi yüzlerce çocuğun da kişisel hafızası ve kişisel tarihi yok edildi.

Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam29
Toplam Ziyaret123923
KÖŞE YAZILARIM
Hava Durumu
Saat