• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Üyelik Girişi
ANI ÖYKÜLERİM

BİLİNMEYENE DOĞRU YOLCULUK

Annemin naylon çuvala soktuğu yorgan ile yorganın arasına sardığımız piknik tüpüydü Kars yolculuğuna çıkarken tek eşyamız.

1979 yılı Kasım ayının başı. 3’ü Ya da 4’ü. Bir dini bayramı bitiminin hemen sonrası

 Sivas’ın Selçuk Turizm Firmasına ait bir otobüsüyle çıktık Amasya’dan. Patlayan lastik yüzünden saatlerce yolda kaldık. Sivas tren istasyonuna vardığımızda gecenin biri olmuştu.

İstasyon binasının tavanındaki ampullerden ve dışarıda elektrik direklerinden dökülen puslu bir turuncu aydınlık altında demir ağlar, ışıltısız, bir parlayıp bir sönüyor.

Karanlık raylar üzerinde uçuşan insan gölgeleri trenden trene, vagondan vagona akıp duruyor. İnsanı ürperten ve şaşırtan bir karmaşıklık, telaş, koşuşturma ve de kulakları tırmalayan, insanı yabancılaştıran, yalnızlaştıran anlaşılmadık insan bağırtıları.

Ankara’dan gelen Kars trenine bindiğimizde saat iki olmuştu. İlk defa trene bindim.

Amasya Eğitim Enstitüsü’nden iki bayan arkadaşla karşılaştık trende. Sadece sima olarak birbirimizi tanıdığımız halde, gurbetliğimizden  olsa gerek, kırk yıllık dosta rastlamış sevincine kapılıyorum. Biri “cüce” denebilecek kadar kısa, silik, utangaçtı. Biraz da kamburdu sanki. Yanılmıyorsam H….’ydi adı. Amcasıyla çıkmıştı yola. Babası mı yoktu ne?

Diğeri gözü açıkmış gibi davranan, kendine fazla güvendiğini hissettiren bir edaya sahipti. Onun babası yanındaydı.

Hepimiz bir kompartımana doluştuk. Vagonumuz yataklı değildi. Oysa trende yataklı vagon da vardı. Acaba babalarımız pahalı diye mi yataklı almamışlardı, yoksa yer mi yoktu bilemiyorum.

Bir bilinmeyene doğru yola çıkmanın ürküntüsü vardı üzerimizde. Babalarımız, durulacak istasyonlarda aşağıya inmemizin doğru olmayacağı kanaatine vardılar. Sivas’tan sonraki iki il, yani Erzincan ve Erzurum, “kurtarılmış” illerdi. Kars’a giden trende olmak yeteri kadar tehlikeydi zaten.

İlerleyen saatlerde günün yorgunluğunun etkisiyle de gözlerimiz ağırlaşmaya başladı. Başlar, yumulan gözlerin yarattığı karanlıkta sık sık göğüsler üzerine düşüyordu. Kompartımanımızın içindeki hareketsizliğe inat, dışarıdaki dar koridorlarda insan gölgeleri ve sesleri hiç durmadan akıyor. İçerde oturmak sıkıcı ve zaman kaybıydı sanki. Dışarıda akan zamana şahitlik etmek gerekti.

Daracık koridorlarda pencerelere dizilmiş insan karartıları, dışarıda akıp giden beyaz geceye ciğerlerine doldurdukları sigara dumanını boca ediyorlar.

Karşı dağların üzerinde parlayan  aydan dökülen beyaz aydınlık, kar altındaki ovanın beyazlığını çoğaltarak, gecenin içinde memleketin doğusuna akan treni ve içindekiler kuşatıyordu.

Açık pencerelerden koridorlara dolan beyaz soğuk, iliklerime kadar işliyor. Vagonlar arasında şen şakrak gülüşerek koşuşan çocuklara bağıran annelerin dilini anlayamıyorum. Pencerelerde yan yana dizilmiş insanların dışarıda akıp giden ovaya bıraktıkları sadece sigara dumanları değildi. Dumanla birlikte gırtlaklarından benim yalnızlığım da dökülüyordu. Onlar konuştukça ben yabancılaşıp, yalnızlaşıyordum. Koridorlarda ilerledikçe yalnızlığım artıyor, biraz önce sıkıntıdan kurtulmak için çıktığım kompartımanımı, kompartımandaki babamı ve diğerlerini duygulanarak özlüyordum.

Ertesi günün hangi vaktinde varmıştık Erzincan tren garına bilemiyorum. Bildiğim gündüz vakti olduğuydu.

Hep yabancı çığlıklar ve çığlıkların artırdığı yalnızlığım, yalnızlığımın artırdığı, kompartımanda uyuklayan babama ve diğerlerine  sıkı sıkı sarılma arzusu. Beni kuşatan, beni anlayan, beni anlamlandıran sıla çok mu uzakta kalmıştı? Aynı yalnızlığı ve yabancılaşmayı, Erzincan garından memleketin batısına dumanlar bırakarak giden treninin içindekiler de yaşıyorlar mıydı acaba? O trende olmayı ne kadar da istemiştim.

Oysa artık özgürdüm. Bağımsızdım. Benim olan, istediğim gibi harcayıp, tasarruf yapabileceğim bir maaşım olacaktı. Evden çıkarken kimseden izin almak, geciktiğimde kimseye hesap vermek zorunda kalmayacaktım. Sadece ailem için planladığım, ya da ailemin planladığı hayatım artık bana ait olacaktı. Sabah kahvaltılarında zeytin tanelerini ağzıma bütün atacaktım. Annemin kontrolü altında zeytini en az üç kez ısırmadan bitirme mecburiyetinden kurtulacaktım. Sürekli çorba ve bulgur pilavı da olmayacaktı hayatımda. Kuş gibi özgür olacakken bu ağlamaklı özlem neyin nesi oluyordu?

Erzurum’a nasıl vardık veya vardık mı bilmiyorum. Varmışsak da durduğumuz hangi istasyon Erzurum’a aitti hatırlamıyorum. Gün boyu, beyaza kesmiş ovalardan, dağlardan aktık durduk. Gün akşama, akşam geceye döndükçe tren boşalıyordu. Yaklaşık yirmi saattir trendeydik. Yataklı kompartımanlara şöyle bir göz atayım dedim. Boş bulduğum vagonlardan birine daldım ve uzanıverdim meşin kaplı yatağa. Uyandığımda bir küçük ara istasyondaydık. Türkçe sesler geliyordu. Birden doğruldum. Memlekete geri dönmüş olmayı istedim. Yattığım kompartımana iki Horasanlı genç bindi. Kendilerine has bir Türkçeleri vardı. Ne kadar mutluydum. İlerleyen zamanda gençler, önceden trende yakalayıp dövdükleri Karslıları anlatıyorlardı. “Keşke” diyorlardı, “elimize bir Karslı geçirsek. Kalelerine çektikleri orak-çekiçli bayrağın hesabını sorsak.” Karslıların Kars’ta dövdükleri Erzurumlulardan, Kars’ta yakılan Erzurum plakalı araçlardan söz etmeye başladılar.

Birinci Dünya Savaşı’nda omuz omuza düşmana saldırmış, yine koyun koyuna cansız toprağa dökülmüş bu iki kardeş şehrin insanlarına ne olmuştu böyle! Şimdi de anladığım bu dil, yalnızlığın ötesinde korkutmaya yetmişti beni. Tekrar uykuya dalmak istedim. Tedirgin eden uzun tren düdüğü, raylarda tekerlek sesleri gecenin içinde yankılanırken tekrar uykuya dalıyorum. Artık Karsa varmak üzereyiz…


Yorumlar - Yorum Yaz
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi2
Bugün Toplam30
Toplam Ziyaret124333
KÖŞE YAZILARIM
Hava Durumu
Saat