• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Üyelik Girişi
ANI ÖYKÜLERİM

NURO

Orta boylu, ince, her Doğulu gibi kaslı ve dayanıklı bir görüntüsü vardı Nuro’nun. Saçları ve teni kızıla çalıyordu. Muhtemelen Kızılkaya soyadı da buradan mı kaynaklanıyordu bilmiyorum. Dolgun saçları sert, ve genellikle de hacimli. Sigaradan katran  rengine  dönmüş beyaz bıyıkları fırça gibiydi ve dudaklarının üzerine şemsiye gibi açılmıştı.  Belirgin kırışıklarla kaplı, uzun, kuru yüzündeki göz bebekleri, derin denilebilecek göz çukurları içinde, çok iri iki mavi elmas gibi parlıyordu.

Köyün tek bakkalıydı. Ancak, bakkalda genellikle babası Mecit Çavuş otururdu. Askerden gelince beynine musallat olan şiddetli ağrılar sonucu, iki gözü de kapanan Mecit Çavuş, köyün en sevilen, saygı duyulan ve güvenilen insanıydı. Basiret sahibiydi. Konuştuğu dinlenirdi. Her daim, köydeki tüm yapılar gibi tek katlı, toprak damlı dükkanın, yüksekçe sedirinde otururdu. Görmeyen insanlara has bir sezgiyle, içeri kim girerse girsin, hemen fark eder ve “Kimsin babo?” diye sorardı. Müşteriler, dükkanın raflarından alacağını alır, parasını da Mecit Çavuş’un dizinin dibine kor, giderdi.

Nuro’nun, beş çocuğu vardı. Beş erkek çocuk. 

Hele hele bir huyu vardı ki, köyün öğretmenine övünerek söylemişti:

“Hocam, ellerinizden öper, beş çocuğum vardır. Daha bir kez olsun, ‘yavrum’, ‘çocuğum’ dememişimdir. Yoksa şımarırlar ha. Ben onlara hep “Kero” (eşek) derim. Ha bak bir şey daha söyleyeyim. Büyüklerimin yanında da bir kez olsun hiç birini kucağıma almamışım. Müslüman bir insan, büyüklerinin yanında çocuğunu kucağına alamaz, yavrum, kızım, oğlum diyemez. Bu saygısızlık olur.” demişti.

“Gavur gibi çalışmak” deyimi sanki Nuro için söylenmişti. Bir dakika boş oturduğu görülmüş değildi. Nedim’in minibüsünün köye çalışmadığı kış aylarında kar, tipi demez, haftada en az iki kez, atların çektiği kızakla şehre inip, dükkanın ihtiyaçlarını getirirdi.

En mutlu olduğu gün, sıfır Fıat traktörün kapısına geldiği gündü. Korktuğu tek şey ise O....’nun kem gözleriydi.

“Vallah babo, eğer O..... bir haset gözle bakarsa, o traktörden hayır gelmez. Bir keresinde bizim culukları (kazları) görünce, ‘Boo! ula Nuro, ne çok culuğunuz vardır?’ dediydi de, culuklara o akşam gıran girdiydi, bir tanesini bile kesemedik, hepsi mundar olduydu.” diye dertlendi dükkandakilere. Bu konuşmanın üzerinden çok geçmedi ki, O... girdi içeri:

“Hayırlı olsun babam. Ne büyük bir traktör almışsın? Bu köyde senin traktörün üzerine yoktur babo.” deyince, Nuro’nun kızıla çalan rengi kıpkırmızı oldu:

“O traktör sana kurban olsun O.... Allah’ını seversen bir daha bizim traktörün yanından yöresinden geçme.” dediğinde, bakkaldaki herkes kahkahayı basıverdi.”

Küçücük penceresi nedeniyle az ışık alan ve de yoğun sigara dumanı nedeniyle de iyice karanlığa gömülen dükkanın köşesinde, Mecit Çavuş’un hemen arakasından zar zor seçilen köyün imamı:

“Hatırlıyor musun O... bir gün camide, daha namaza durmadan önce kendi traktörünüzü methetmiştin de, namazın tam ortasında torunun telaşla camiye girip: ‘Apo yetiş, dam, motorun üstüne çökmüştür.’ dediydi. Sen de namazı başlı bırakıp kaçmıştın.” deyince, O.. gülüşmeler arasında anlaşılmayan mırıltılarla terk etti dükkanı.

***

Baharda karların erimesiyle birlikte gün yüzüne çıkan topraklar sürülmeye, ekinler ekilmeye başlandı. Nuro, aylardır, sabırsızlıkla bu anı bekliyordu. Yeni traktörüyle tarlalarını sürüp, ekin ekmenin rüyalarını sık sık görür olmuştu.

Günlerdir gece geç saatlere kadar çift sürüp, ekin eken Nuro’nun başına  bir ağrı saplandı. Ağrı, her geçen gün artıyor, ancak yaptığı işten aldığı zevkten olsa gerek, ilaçlarla geçiştirmeye çalışıyordu. Ancak, artık dayanılacak gibi değildi ağrısı.

Gece yarısı, Ankara’daki öğretmen oğlu İrfan için yaptırdığı damın kapısını tıklattı Mecit Çavuş. Bu tek göz damı, köyün öğretmenlerine vermişti karşılıksız.

“Hocam! Korkma, benim, Mecit Çavuş. Bizim Nuro’nun başı çok ağrıyor da. Varsa bir Novalgine hap verir misin?” dedi vakitsiz  rahatsız etmenin verdiği sıkılganlıkla.

   İçtiği Novalgine haplarına rağmen ağrının kesilmesi bir yana, daha çok artmış, gözünü açamaz, başını yastığa koyamaz olmuştu. Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte öğretmenin kapısını tekrar tıklattı Mecit Çavuş:

“Hocam! Bu Mecit Amcan sana kurban olmuş. Vallah Nuro çok hastadır. Şimdi akşamdan daha kötüdür. Sana kurban olam, ne olur Nuro’yu doktora götürürsün?”

Hiç ikiletmedi öğretmen.

***

İkinci kattaki özel muayenehaneye çıktılar. Daha bir hafta önce öğretmen, beraber çalıştığı  arkadaşını da buraya getirmiş, doktor da, epilepsi (sara) teşhisiyle hastaneye yatırmıştı. Arkadaşının durumunu öğrenmek için sık sık doktorun yanına geliyordu.   

Nuro’yu yatırıp, bir güzel muayene etti. Dizine lastik çekiçle vurdu, gözlerine ışıklı bir aletle baktı ve sonra giyinmesini söyledi. Öğretmenle yalnız kalınca:

“Hocam inşallah yanılıyorumdur ama, hastanız menenjit geçiriyor. Birazdan  komaya girebilir. Dört beş saatte atlatabilirse yaşar. Ancak sakat kalır. Atlatamazsa, hastayı kaybedebiliriz. Vakit geçirmeden derhal hastaneye yatırmamız gerekiyor.” dediğinde öğretmen, bir zaman, yaşadıklarının, duyduklarının ne anlama geldiğini anlayıp, yorumlamakta zorluk çekti. Nuro’nun ölmesi akla gelmeyecek bir ihtimaldi onun için.

Muayenehaneden çıkınca, taksi tutma  fikrine karşı çıktı Nuro:

“Hocam, biz daha ölmemişiz. Evvel Allah yürüyecek gücümüz vardır.” dedi ve hemen yakındaki hastaneye doğru yöneldi. Öğretmen, düşme ihtimaline karşı her an tutabilmek maksadıyla kendisine yakın yürüyordu. Hastanenin büyük kapısından içeri girip, salonun sonundaki merdivenlere tırmanacakları an yığılıverdi Nuro. O kadar ağırdı ki, düşmesini önleyemedi öğretmen. Kaldırmak istedi, vücudu sanki kemiksiz ve kaygan bir etten yapılmış gibi elinden kayıyor, adeta akıyordu. Yardıma koşanlar, Nuro’yu kaldırıp, öğretmenin sırtına koydular. 

Doktor telefon etmiş olacak ki, servis hemşireleri hazır bekliyorlardı. Baygın bir şekilde yatağa yatırılan Nuro, kasılmaya, ardından da titremeye başladı. Hemşireler ve hastabakıcılar, kaskatı kesilen kollarına bastırarak kendisine zarar vermesini önlemeye çalıştılar. En azından öğretmen böyle tahmin etti. Hemşireler, gözleri dehşetle açılmış, olanları izleyen öğretmeni fark edince dışarı çıkmasını söylediler. Koridorda oradan oraya, yaşadıklarını anlayamadan, hazmedemeden, korkuyla panik karışımı duygular içinde volta atarken, doktorun telaş içinde Nuro’nun  odasına girdiğini bile, baktığı halde göremedi. Bir ara, odaya sık sık girip çıkan hemşireleri fark etti ve kapıyı beklemeye başladı. Telaşla dışarı çıkan hemşirenin açtığı kapıdan, gözlerinin önünden hiç gitmeyecek manzarayı gördü. Pencereden içeri süzülerek odayı dolduran güneş ışığı huzmeleri arasında, belden üstü soyulmuş Nuro’nun iki göğsünün tam ortasına doktor, iki eliyle bastırarak kalp masajı yapıyordu. Masaj o kadar güçlü yapılıyor, göğse o kadar çok bastırılıyordu ki, cansız vücut yatağa bir gömülüyor, ardından da sanki yataktan yukarı fırlayacakmış gibi havalanıyordu.

Gevşetilmiş kravatı, açılmış yakası, dirseklerine kadar sıvanmış kolları, dağınık saçların yer yer yapıştığı alnı ve yüzü ter içinde, üzgün bir ifadeyle dışarı çıkan doktor, elini öğretmenin omzuna dostça koyarak,üzgün bir sesle:

“Elimizden geleni yaptık ama hastayı kurtaramadık. Çok üzgünüm. Allah size ve yakınlarına sabır versin.” dedi.

Her şey o kadar çabuk, acımasız ve üst üste geliyordu ki, daha birini anlayıp, sindiremeden, diğeri bastırıyordu. Şimdi ne yapabilirdi. Onu asıl korkutan, aileye düşecek ateşti. Sabah yürüyerek evden çıkan, sadece başı ağrıdığı için doktora giden, evin direği, yedi çocuğun babası artık yoktu. Anlaşılır, anlatılır gibi değildi.

Dışarıda, insanın içini ısıtan güneş, akıp giden hayat, koşuşturan insanlar, gülen, oynayan çocuklar, acelesi olanları oradan oraya taşıyan arabalar, şehrin dışında yükselen dağlardan fışkıran yeşillikler, rengârenk  çiçekler, her şey,  her şey  anlamını yitirmişti sanki. Ölüme hiç bu kadar yakın olmamıştı.

Şehrin batı ucunda, köylülerin gittiği kahveye hangi yollardan geçerek gittiğini, kahvedekilerin telaş içinde nasıl toplandıklarını, Nedim’in yarım otobüs şeklindeki arabasına nasıl binip de bir anda hastanenin önüne gelişlerini, tabutun arabaya konuluşunu, hatırlanmakta güçlük çekilen bir düş belirsizliği içinde yaşadı.

***

Kuzeyde ve güneyde yükselen iki dağın arasındaki küçücük bir tepenin düzlüğünde kurulmuş köye ulaşan son rampayı çıkarken, Nedim’in arabasındaki herkes, Nuro’yu elinde ilaçlarıyla bekleyen aileden çıkacak feryatların, ağıtların, köye nasıl yayılacağını ve bir uğultu halinde göğe yükselmesinin yaratacağı duygu halini düşünüyorlardı. Güneş, çok uzaklarda, batıda yükselen dağların ardına ağarken, ışıklarıyla köyü kızıl bir renge boyamış, biraz sonra yüreklere düşecek ateşe eşlik etmeye hazırlanıyordu sanki.

Öğretmen, arabanın en önünde, sağdaki kapının basamaklarında ayakta durmuş, camdan, önlerindeki köyün düzlüğünü geçişlerini, düzlüğün bitimindeki dar yola girişlerini, yolun tam sonunda, dükkanın kapısı önünde bastonuna dayanmış Mecit Çavuş’u, yanında ayakta sorutmuş Nuro’nun eşini ve çocuklarını bir rüyada görür gibi gördü.

Arabadaki tabutu, dükkanın önüne yaklaşırken fark eden Nuro’nun hanımı, arabadaki insanların, kendisine dönük hüzünlü bakışlarının da etkisiyle, arabanın içinden duyulmayan ince, keskin bir çığlık atarak yere yığıldı. Öğretmen,  Nuro’nun hanımın çığlık atarak bayılması anında Mecit Çavuş’un da, bastonuna dayanmakta güçlük çektiğini, yüzünün beyazlamasıyla birlikte sırtı duvarda, kayarak yere çöktüğünü gördü. Babalarının öldüğünü anlayan on ve on iki yaşlarındaki  Faruk ve Ufuk, kendilerini yerlere atıp, çırpınmaya başladılar. Ortalık bir anda yerlerde debelenen, saçını başını yolan, dövünen insanlarla doldu.

***

Cenaze, öğretmenin durduğu odanın ortasına getirilip, yatırıldı. Kadınların dışarıdaki Kürtçe ağıtları kulakları tırmalayıp, insanın yüreğine anlaşılmayan bir korku bırakıyordu. Batan güneşin dünyadan çekip aldığı aydınlığın yerini, alaca karanlık doldurmuştu. Karanlık odanın içine gölgeler halinde doluşan, kıpırdayıp, kaynaşan insanların çığlıkları ürkütücüydü ve öğretmen duygularını kontrol edemediğini fark etti.

Bir yıldır içinde oturduğu bu odada yaşananların kendisinde bıraktığı esrarlı korku, bir daha burada kalamayacağına dairdi. Daha bir hafta önce, cuma gecesi Kur’an okurken, arkasında yatan Borlu öğretmen arkadaşı Yunus’tan garip hırıltılar geldiğini duymuş, yorganı kaldırdığında ağzına toplanmış köpüğü, ölüm beyazı yüzüyle kasılıp çırpınan arkadaşını görmüştü. Korkudan kendini dışarı atmış, dükkanın önünde traktöre mazot dolduran Nuro’ya,“Yetiş Nuro! Yunus ölüyor.” demişti. Oysa Yunus şimdi hastanede, Nuro’nun cenazesi de odanın ortasında, tam da Yunus’un yatağının serili olduğu yerdeydi.

***

Hacı Karo’nun Kemal, öğretmenin iç dünyasındaki fırtınayı sezmişti sanki. Koluna girerek, evine götürüp sakinleştirmeye çalıştı.

“Hocam, sen çok korkmuşsan gurban. Bu ne kıyametti böyle babam? Vay Nuro, vay vay vay! Hele anlat ki açılasan.” Kapıdan dışarı hane halkına seslendi, “Hele gru, çay koyun, muallim açtır, bir şeyler getirin.” dedi. Alçak damlı, küçücük pencereli, oldukça kalın duvarlı, büyücek odada yanan gaz lambasının turuncu loş aydınlığındaki  gölgeler, eşyalar, var olan her şey,  farklı anlamlara, tuhaf varlıklara dönüşüyordu. Kurulan sofradan zoraki bir şeyler atıştırmaya çalıştıysa da, lokmalar ağzında büyüdü, büyüdü yutamadı. Çayları yudumlarken, yaşadığı her bir şeyi anlattı tek tek.

Öğretmenin sırtını dayadığı duvarın hemen dibinden geçen yol, kaynaşan, bağrışan, ağıt yakan, büyüklerinin peşinde korkuyla ağlaşan çocuklarla doluydu.

Daha bir hafta önce, gece yarısından sabaha kadar, sara nöbetleri geçiren arkadaşının kendisinde bıraktığı korkuyu atlatamadan yaşadığı bu yeni deprem, hele hele cenazenin kendi odasına konulması, her an çıldırıp, deli olacakmış endişesini büyütmeye başlamıştı.

***

Sabah, çevre köylerden gelenlerle birlikte, cenaze evinden mezarlığa kadar oluşan insan selinin elleri üzerinde aktarılan Nuro’nun cansız bedeni, toprağa defnedildi.

On beş gün süreyle Hacı Karo’nun Kemal’in evinde kaldı öğretmen.

Kemal:

“Hocam, sen artık gidip o odada yatamazsın. Bak, bizim bu odamız boştur

ve senindir. Sen garipsin ve Allah’ın bize emanetisin. Başım gözüm üstünde yerin vardır.” dedi.

Mecit Çavuş, öğretmenin odasında, duvarın dibinde her an serili duran sünger yatağın üstünde bağdaş kurmuş bir şekilde, on beş gün süreyle baş sağlığına gelenleri kabul etti. Köylüler, çevre köyden gelenler, iki hafta boyunca sabahın erken saatinden, gece yarılarına kadar cenaze yakınlarını bir an olsun yalnız bırakmadılar. Köyün imamı Mecit Çavuş’un yanında, odaya her girenin ardından: “Merhumun ruhu için El-Fatiha!” diyerek, yüzlerce, binlerce Fatiha gönderdiler Nuro’nun ruhuna.

Başsağlığına gelenlerin iyice azaldığı bir günün akşamında Mecit Çavuş, çökmüş vücudu, önüne düşmüş başı ve tükenmiş, bezgin  sesiyle:

“Hocam, Mecit Amcan sana kurban olmuş. Artık evine gelebilirsin. Kusurumuza kalma. Seni de rahatsız ettik.” dedi.

“Mecit Amca, Allah senden razı olsun. Ben senden memnunum. Ancak tüm olanlardan sonra artık burada kalamam.  Hele hele Nuro’nun cenazesi de bu odaya konduktan sonra, hiç kalamam, korkarım. Beni yanlış anlama.”

“Nerede kalacaksın ki babam?”

“Hacı Karo’nun Kemal’in odasında kalacağım. Ben Kemal’le konuştum.”

“Kemal iyi çocuktur. Hayırlı olsun. İstediğin an bu oda senindir.”

Mecit Çavuş, bir kez olsun, oğlunun nasıl öldüğünü, neler olup bittiğini sormadı. Yaşadıklarının yaşanması gereken bir yazgı olduğunu kabullenen bir teslimiyetin içindeydi.

Öğretmenin köyden tayin oluşunun üzerinden on beş yıl geçmişti. Bu süre içinde hiç haberleşmemişlerdi. Ülkede haberleşmenin en ücra köylere yayıldığı bir dönemde, Mecit Çavuş’u aramayı düşündü öğretmen. Gecenin ilerleyen bir saatinde, “Bilinmeyen numaralar” servisinden, ilin ve köyün ismini vererek, Mecit Kızılkaya adına kayıtlı telefon  olup olmadığını sordu. Servisteki bayanın verdiği numarayı, anlaşılmaz, tuhaf bir heyecanla, biraz da ürpererek çevirdi:

“Alo! Mecit Kızılkaya’nın evi mi acaba?”

“Evet efendim.”

“Görüşebilir miyim?”

Telefondaki orta yaşlı olduğunu sandığı erkeğin sesi durgundu, cevap vermek istemedi sanki.

“Alo! Mecit Amca’yla görüşebilir miyim?”

“Maalesef efendim. Mecit Amca biraz önce vefat etti. Şu anda odanın ortasında yatıyor. Biz de cenazesini bekliyoruz. Sabaha defnedeceğiz. Siz kimsiniz?”

“…………………….”

“Alo! Siz kimsiniz efendim?”

“……………………”




Yorumlar - Yorum Yaz
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam31
Toplam Ziyaret124134
KÖŞE YAZILARIM
Hava Durumu
Saat