• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Üyelik Girişi
ANI ÖYKÜLERİM

TUVALET...

16 Ağustos 2010

Akşamın yavaş yavaş çöktüğü bir vakitte, önümde Ahmet’le dayandık tek katlı, toprak damlı odanın, sağ köşedeki  alçak, dar kapısına. Daha yarım saat önce görüp tanıdığım Ahmet’in cüssesini, açtığı kapıdan eğilerek girmesinden dolayı fark ettim.

Çok önceden maviye boyandığı belli olan kapı, ev kapısından çok bir harabenin  kapısına benziyor. Dikine uzun çatlaklar, kirden siyahımsı bir hal almış.

Kapıdan içeri girdiğimizde bastığımız, ta karşı duvara kadar uzanan siyah beton sahanlık, ilk bakışta içeriye, koyulaştıran bir karanlık kusuyor adeta. Sahanlığın duvara dayanan ucunda, masamsı bir yükseltinin üzerindeki tavalar, tabaklar, bardaklar, gıda maddeleri, loşluğun derinleştirdiği bir belirsizlikteler.

Genişçe oda, mistik bir bir sükunetin içinde adeta. Alışık olmadığım genişlikteki duvarda bulunan küçücük pencere, akşamın dışarıdaki kar aydınlığını, kirli bir beyazlığa dönüştürerek içeriye dolduruyor. Sonradan öğreniyorum abartılı kalın duvarlarla, bu duvarlarda açılmış deliğimsi küçük pencerelerin hikmetini. Sert soğukların hüküm sürdüğü uzun kışlardan böyle yalıtılıyordu odalar. Ne aşırı soğukların, ne de aşırı sıcakların hükmedemediği bu korunaklı mekanlar, dışarıda akıp giden zamanla nasıl da kesiveriyordu teması.

Gaz lambasından yayılan turuncu aydınlık ve bu aydınlık içinde hareketlerimizin yerden tavana büyüyen gölgeleri, fantastik, biraz da ürkütücü bir dünyayı çağırıyor zihnime.

“Alışırsın!” diyor Ahmet, şaşırıp kalmışlığıma bakarak. Gözlerinden akan içtenlik, iri, etli yüzündeki gerilimli gülüşüyle tezat teşkil ediyor. Konuşmasındaki hızlılık Karadenizliliğine dair ip uçları veriyor.

Öğretmen olarak atandığım bu köye on beş gün önce geldim. Okul müdürü evli ve lojmanda kalıyor. Diğer öğretmen Ahmet de raporlu/izinli memleketine gitmiş. Doğu illerinde gelenektir. Köye gelen memur, muhtarın köy odasında misafir edilir.  Yedirilir, içirilir, yatırılır vs. Misafir, muhtarın “Tanrı misafiri”dir ve “baş-göz üstüne” gelmiştir.

Babam da köyden ayrılırken önce Allah’a, sonra muhtara emanet etti beni.

Muhtar da:

“Hocam artık bizim Tanrı misafirimizdir babam. Başım-gözüm üstüne gelmiştir. Artık o bize emanettir. Gözün arkada kalmasın.” dediydi babama…

On beş gün kaldım köy odasında.

Köy odasında ben ve yalnızlık beraberdik. Ben yalnızlığın, kimsesizliğin ta kendisiydim her akşam odaya dolup boşalan köylülere rağmen.  Yabancılaştıran, yalnızlaştıran, sessizleştiren, hiçleştiren bir dil vardı her yerde anlamadığım, anlayamadığım.

Ahmet, yaşadığımı, var olduğumu hissettirendi artık. Ona anlatabilmek, onun anlattıklarını anlayabilmek, tam da şükrün tarif ine denk geliyordu.

Dedi ki yatmadan önce:

“Tuvalet ihtiyacın için dışarı çıkacaksın, bizim bu damın üzerinden geçip, hemen bitişiğimizde damı çökmüş başka bir oda var. Oraya ineceksin. Eskiden ahır mıymış neymiş. Tavanı çökünce bize tuvalet oldu.”

“Bir dakika bir dakika! Buranın tuvaleti yok mu?” dedim şaşkınlıkla.

“Senin modern tuvaletlerinden daha modern. Açık, yıldızlı havada, mehtaba karşı… Tövbe tövbe!”

“Olur mu hiç öyle?” dedim. “En kısa zamanda öndeki bahçenin köşesine bir tuvalet yapalım. Hani şu köy odasına ait bir tuvalet var ya. Huni şeklinde. Öyle bir şey, basit. Ha! ne dersin?”

Güldü Ahmet. Gülüşündeki alay  rahatsız etti beni.

Köy odasının batı tarafındaki boşlukta, bir, bir buçuk adam boyunda yuvarlağımsı, yukarıya doğru daralan,  huni şeklinde, dışı, yağmur geçirmemesi için hayvan dışkısıyla sıvanmış bir tuvalet vardı.

Kapısı telis çuvalından. Kirden ağırlaşmış. Kusturucu nemli bir kayganlık üzerinde. Sırf o örtüye dokunmamak için gitmek istemiyorum tuvalete. İlginçtir, benden başka gireni de görmedim hiç.

Ertesi gün taşlar toplamaya başladım odamızın önündeki  küçük meydanlığa. Tuvalet yapacağım ya hani.

Ahmet, “Vazgeç.” diyor.

Meydanın kuzeyindeki  bakkalın duvarına, elleri pantolon ceplerinde ve ayakta bir vaziyette yaslanmış komşular, alaysı bir tebessüm yüzlerinde beni izliyorlar.

“Hocam, sen bizim köye yeni adet getirirsen öylee? diyorlar. Seslerindeki caydırıcı  ima o kadar güçlü ki!”

“Tuvaletsiz ev olur mu be! Günahtır…!” diyorum.

Sonra çocukluğuma gidiyorum. Evlerimizin dışındaki “helalar”, “ayak yolları” geliyor gözümün önüne. Büyüklerimizin ellerinde ibriklerle evden dışarı çıkıp, bahçedeki, ya da hemen eve ulanmış helalara gidişleri geliyor aklıma.

“Günah” sayıldığı için mi acaba  tuvaletler evlerin dışına yapılıyordu?

Bu yörede insanların evleri, uğraşları gereği ahırlarıyla iç içe olduğu için, ayrıca tuvalet yapma ihtiyacı hissetmemiş olmalıydılar. O nedenle yörede hiç bir evde tuvalet yoktu. Tuvalet için ahırlar kullanılıyordu.

Benim çocukluğumda, ibriklerle evin dışındaki helalara gitmemizden  farklı olarak, burada da ibriklerle ahırlara gidiliyordu.

Daha başta Ahmet’in, tuvalet yapma fikrime alaycı yaklaşımı, komşuların da gereksiz bir çaba olarak görmesi, benim de başaramayacağıma dair endişelerim, “projemi” yatırdı.

Sabahın ayaza kesmiş alaca aydınlığında damdaki gürültüyle uyandım. Birisi damımızın üzerinde koştu koştu ve kapının önüne “pot” diye düştü. Dışarıda diz boyu kar var, düşene bir şey olmamıştır  diye düşündüm. Hemen Ahmet’in yatağına baktım. Yoktu. Tuvalete gitmiş olmalı… İyi de neden damın üzerinde koşup, oradan da kendini aşağı atıyor ki?

Kapı önündeki taşlık sahanda ayaklarını yere vuruyor sert sert. Sonra elleriyle üstündeki karları silkeliyor muhtemelen.

Kapı açılıyor. Kül rengi bir beyazlıkla aydınlanıyor kapının açıldığı beton sahanlık. Hatta ta odanın içine savrulan karları fark ediyorum. Üzerindeki çubuklu pijamalarıyla hışım gibi giriyor içeriye. Yüzünde alaycı bir gülümseme:

“Yemiş, rahatlamıştır köpek oğlu köpek!” diyor. Ayakkabılarını çıkarıp, üşümüş bedenini biraz önce bıraktığı sıcak yatağına sokarken söylenmeye devam ediyor. Sormama fırsat bırakmadan da anlatmaya başlıyor.

“Ula uşağum! Oturdum ha oraya çukura ki hacet gidereyim. Geldi damın tepesine dikildi. Hopladı hoplayacak ula aşağıya yanıma. Hoşt diyorum gitmiyor. Kar topu yapıp atıyorum gitmiyor. Sabrı yok.  Oturduğum yerde karı eşeliyorum ki bir taş bulayım. Ben kıpırdadıkça o benim kalkacağımı sanıyor. Boynunu aşağıya, bana doğru uzatıyor. Önayaklarını da aşağılarda bir yerlere indirip, atlayacağı derinliği azaltmaya çalışıyor sanki.

Bir ara kalkacak gibi mi oldum anlayamadım. Köpeği havada bana doğru uçarken gördüm. Ben çukurdan dama koşarak mı çıktım, yoksa uçarak mı bilmiyorum. Köpekten ödüm patlar! Yukarı dama çıkıp, arkama, çukura baktığımda köpeği benim hacete yumulmuş gördüm.”

Köye “sağlık evi” olarak yapılmış binayı okul olarak kullanıyorduk. Köyün okulu eskiliğinden dolayı çürüğe çıkarılmıştı. Onca öğrenciyi sağlık evine sığdırmak elbette çok zordu. Ama müdür Selahattin abi bu işi büyük bir ustalıkla becermişti! Benim sınıfımda sıraları yan yana koyunca arasından arkaya doğru geçilmezdi. Sınıfın arkasında oturan öğrenciler, masaların üzerine çıkar, masadan masaya atlayarak yerlerine ulaşırlardı.

Tek katlı binanın okul bölümüne küçük bir koridordan girilirdi. Bu küçücük koridorun solunda iki kapı vardı. Biri depo, diğeri de tuvalet!

Okulda ilk gün tuvalete gitme hamlem tam bir hüsrandı. Kapıyı hızla açıp (Kapıyı hızla açmam gerekiyordu!) içeri taarruz denemem, tavana kadar yığılı tezekler tarafından püskürtüldü! Tezek, hayvan dışkısından yapılan yakacak demekti.

Sağlık evinin yarısı da lojmandı ve müdürümüz Selahattin abi oturuyordu. Lojmandaki tuvalet ne büyük bir lükstü benim için! Selahattin abi de ne şanslı  adamdı…!

Ahmet’e:

“Bu çocuklar tuvalet ihtiyaçlarını nasıl karşılıyorlar?” dediğimde, okul bahçesini çevreleyen, yer yer yıkılmış, kuru taş duvarların arkasını işaret etti gülerek.

Aradan bir yıl geçmişti ki Selahattin abi kayın pederinin damına taşındı.  Bunun anlamı,  bizim tuvaletli bir lojmana taşınmamızdı. Uçarak girdiğim Lojmanda  ilk baktığım yer tuvalet oldu.

Heyhaaat! Yine hüsran…!

Tuvalet de, banyo da tezek tozu doluydu.

Ama olsun. Ertesi gün tuvalet ve banyonun içindeki kovalarca  tezek tozunu boşalttım. Tuvaletin ve banyonun gideri, köyümüzü hem ilçeye, hem de il merkezine  bağlayan yolun kenarındaki rögara bağlıydı.   Komşulardan bulduğum kazma kürekle tuvaletin ve banyonun giderini rögara taşıyan kanalı açığa çıkardım. Kanal diye bir şey kalmamış, İçi dolu…

Tam tuvaleti işler hale getirmiştik ki, civardaki terör olayları nedeniyle can güvenliği sorunu yaşamaya başladık. Köyü terk ettik. Bir sürü uğraştan sonra tayinimi güvenlik sorunu olmayan il merkezine bağlı bir köye yaptırdım. Ahmet daha uzak bir köye gitti. Onun köyü de güvenliydi.

Yeni köyümün iki km kuzeyinden geçen yolda indik üç arkadaş, Maruf’un minibüsünden. Akşamın karanlığı iyicene çökmüştü. Kar aydınlığında, hemen yanı başımızda akan bir arkı takip ederek aşağılara iniyoruz. Bazen su arkı derinleşip dereye dönüşüyor. Derenin içinde daha da kararan hava bende ürküntü yaratıyor. Önümdeki iki arkadaş, kayıtsız bir hal içinde, alışılmış bir eylemin içindeler adeta. Dereden çıkıyoruz. Aşağılardan köpek sesleri geliyor kesik kesik ve tok. Sırtını kuzeyinde yükselen dağa dayamış köy, bizim indiğimiz yönden belirsiz, yukarıdan aşağı inen yamacın bir devamı gibi. Bastıran karanlığa rağmen, bacasız damlardan çıkan dumanın köyün üstünde oluşturduğu sisi fark edebiliyorum.

Çatısız toprak damların aralarından yükselen ot ve tezek yığınları, akşamın karanlığından daha koyu bir karartı halinde yükseliyorlar. Bu yığınlar arasında betnideki otları  yiyen davarlar sakin, kımıltısız gibiler.

Başlarında bohçamsı örtüleri, uzun, kat kat giysileriyle genç kızlar, ağaçtan omuzluklarının her iki ucunda sallanan kovalarıyla, hızlı,  sert adımlarla çeşmeye gidiyorlar.

Damların üzerindeki  insan karartıları, beni  yabancılaştıran, yalnızlaştıran bir sohbetin içindeler.

Okulun bahçesindeki çatısı sacdan tek katlı betonarme lojmana girdik. İki arkadaş beni oturtup, hummalı bir çalışmanın içine girdiler. Gaz lambasından dökülen turuncu aydınlık, arkadaşların hareketlerini gölgeler halinde odanın her yerine dolduruyor.

Üşümüşlüğün yarattığı  küçük abdest ihtiyacıyla ayağa kalktım.

“Hocam al şu el fenerini, bahçeye çık. Bahçenin tam ortasında iki göz, tahtadan bir tuvaletimiz var.Etrafı açık olan bölüm öğrencilere, kapalı olan da bize ait.”dedi Yavuz.

“Lojmanın tuvaleti yok mu?”

“Var da, yok!”

“Nasıl yani?”

“Şöyle” dedi Metin. ” Tuvaletle fosseptik çukura kadar olan mesafede borudaki her şey donuyor. Su ve diğer şeyler!”

“O nedenle foseptik çukur üzerine oturtulmuş bir tuvalete ihtiyaç var. Lojmanın altına fosseptik çukur yapılamayacağına göre…” diye tamamlıyor Yavuz.

Ve plastik ibrik bir elimde, el feneri bir elimde bahçedeki helaya yöneliyorum çocukluğumun ellerinde ibrikleriyle ayakyoluna giden büyüklerini hatırlayarak…


Yorumlar - Yorum Yaz
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam30
Toplam Ziyaret124133
KÖŞE YAZILARIM
Hava Durumu
Saat